Yeni eklenen yazıların mailinize gelmesi için mail adresinizi yazmanız yeterli

hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2011

Hint Usulü Terapi

Adamcağız kan çanağına dönmüş gözlerle psikoloğun odasına girer.
Uyuyamıyorum doktor bey der. 1 haftadır uyuyamıyorum. Yatağa uzanıyorum, tam uykuya dalacakken birden karyolanın altında birisi var gibi geliyor.
Doktor Bey: “Şu ilaçları kullan ve bir hafta sonra kontrole gel.”
Adam gider ve geldiğinde gözler öncekine nazaran daha fazla şiştir.
Doktor: “Ne oldu?”
Adam: “Sorma doktorum, ilaçlan aldım almasına ama karyolanın altında hala birileri saklanıyor olsa gerek. Tam ben kontrol etmek için karyolanın altına baktığımda oradan yok olduklarnı fark ediyorum.”
Doktor: “Bu hafta değişik bir usûl uygulayalım. Yatağın altında birilerinin olduğunu anladığın anda yatağın altına gir ve uyu.”
Adam bir hafta sonra yine kan çanağı gözlerle gelir.
Doktor bey, karyolanın üstünde yatarken, karyolanın altında birileri var zannettiğimde, söylediğiniz gibi karyolanın altında yatıyorum. Bir müddet sonra da bu sefer karyolanın üstünde birileri var gibi geliyor. Bir alta bir üste taşınmaktan gözüme uyku girmiyor.
Doktor: “Sana Hint usulü bir terapi uygulayacağım ve bunun ücreti de 500 dolar.”
Adam: “Kusura bakmayın, o kadar param yok.”
Adam muayenehaneden çıkar gider. Ertesi hafta doktor hastasıyla yolda karşılaşır. Hastanın kan çanağı gözleri bile düzelmiştir. “Ne oldu?” der doktor hayretle. “Hiiiç!…” der adam, umursamaz bir tavırla. “Sorunu marangozumla 10 dolara hallettik.” “Nasıl yani?” der doktor.
Adam: “Marangozum geldi ve karyolanın ayaklarını kesti. Problem de bitti. Şimdi yatağın üstü de altı da bir artık.

28 Nisan 2011

Temizliğin Ödülü

Adamın ev işlerinde aşırı titizliğiyle tanınan bir karısı varmış. Evdeki her toz zerresini kontrol etmekten, her mobilya parçasını, hatta bir köşede duran topraktan yapılmış tükürük hokkasını parlatmaktan daha iyi yapacak bir şey yokmuş. Fakat bütün bu ev işleri içinde kendini tamamen ihmal ediyormuş. Bunun sonucunda etrafta çok perişan şekilde dolaşıyormuş. Bir gün kocası uzun bir yolculuk sonunda eve döndüğünde, yolculuk boyunca yuttuğu tozlardan boğazını temizlemek için tükürme gereksinimi duymuş. Etrafa tükürebileceği kirli bir köşe bulmak için bakmış. Fakat herşey temizlikten pırıl pırıl parlıyormuş. Bu durumda karısının yüzüne tükürmekten başka yapabileceği bir şey kalmamış.

27 Mart 2011

Hekimin Bilgeliği

Sultan en iyi uşaklarından birisiyle gemideymiş. Daha önce hiç gemi yolculuğu yapmamış, aslında dağ çocuğu olarak kıyıyı bile görmemiş olan uşak, geminin boş durumdaki karın kısmında oturuyor, bağırıyor, ağlıyor, titriyor ve feryat ediyormuş. Herkes ona anlayışlı davranıyor ve korkularını gidermeye çalışıyormuş, ama onların yardımı uşağın korku dolu kalbine değil, sadece kulaklarına ulaşıyormuş. Kral uşağının bağırmalarına artık dayanamaz hale gelmiş.
Mavi bulutlar altında mavi sulardaki yolculuk onun için zevk olmaktan çıkmış. O an bilge hekim, krala yaklaşıp şöyle söylemiş.- "Yüce sultanım, izninizle onu sakinleştirebilirim." Sultan bir an bile tereddüt etmeden izin vermiş. Hekim, denizcilere uşağı denize atmalarını emretmiş ve denizciler de bunu seve seve yerine getirmiş. Uşak önce suya batmış, daha sonra hava almak için suyun yüzüne çıkmış, gemiye tutunmuş ve kendisini tekrar güverteye almaları için yalvarmış. Gemiciler de onu saçından yakalayarak çekmişler. Uşak o andan itibaren bir köşede sessizce oturur olmuş. Artık hiç kimse onun ağzından en ufak bir korku sözcüğü duymamış. Bundan çok memnun olan sultan hekime "sormuş: "Bütün bu olanlarda nasıl bir bilgelik gizli?"
Hekim cevap vermiş: "O, denizin tuzunu hiç yutmamıştı ve sudaki tehlikenin ne kadar büyük olduğunu bilmediğinden, geminin güçlü tahtalarının üstünde olmasının ne harikulade bir şey olduğunu da bilemiyordu. Sadece tehlikeyle karşı karşıya kalan barış ve huzurun değerini bilebilir. Sizler, hiçbir zaman yiyecek sıkıntısı çekmeyenler, kır ekmeğinin tadını bilemezsiniz. Sizin güzel bulmadığınız kız benim aşkımdır. Sevdiği yanında olan adam ile onun gelmesini bekleyen adam arasında fark vardır."
(Sadi)

24 Mart 2011

Büyü Dükkanı




Uzak diyarlardan birinde bir ülkede, yemyeşil tepelerin arasında, kışın bembeyaz bir kar örtüsü ile, baharda rengarenk kır çiçekleri ile kaplanan bir vadi vardı. Ortasından küçük bir ırmağın geçtiği bu vadi “Büyülü Vadi” olarak anılırdı. Ona bu adı veren ise, vadideki ilginç bir dükkan ile, bu dükkanda yaşananlardı. Ünü ülkenin dört bir yanına yayılmış olan dükkanın adı  “Büyü Dükkanı” idi. Büyü Dükkanı’nın sahibi, ak saçlı, ak sakallı bir ihtiyardı. Burası, aynı zamanda onun yaşadığı yerdi. Bu nedenle, dükkanın dışarıdan görüntüsü tıpkı bir ev gibiydi. Üç tarafında da yeşil çerçeveli pencerelerin olduğu, tamamı ahşaptan yapılmış olan bu binaya, bir verandadan giriliyordu. İçeri girer girmez, ilginç eşyalarla donanmış oldukça geniş bir oda ile karşılaşıyordunuz. Büyük bir kütüphane, üzerlerinde çok sayıda eşyanın bulunduğu raflar, masa ve konsollar dükkanın dört bir tarafını kaplıyordu. Ancak bu kalabalık görüntü içinde çok etkileyici bir düzen göze çarpıyordu. Bütün eşyalar, belli bir estetik içinde duruyor ve bu estetik hiçbir zaman bozulmuyordu. Büyü Dükkanını çevreleyen pencereler, içerdeyken bile günün aydınlığına ve vadinin güzelliğine hakim olmanıza izin veriyordu. Dükkanın içinde, arka taraftaki bölmeye açılan bir kapı vardı. Bu bölmede mutfak, banyo ve yatak odası bulunuyordu. Dükkana gelen müşteriler, arka tarafa açılan kapıyı daima kapalı görürlerdi.
Her insanın, yaşamında çok istediği ancak sahip olamadığı bir şeyler vardır. Ya da sahip olup kaybettiği şeyler. Bazen de sahip olduğu ancak kurtulmak istediği şeyler. İşte bütün bunlar, o ülkede yaşayan insanların bir kısmı için, Büyü Dükkanı’na  gelme  nedeniydi.
Bu dükkanda, isteklerinizi sınırlamak zorunda değildiniz. Müşteriler, hayal edebildikleri her şeyi isteme ve alma hakkına sahiptiler.  Tabii, bedelini ödedikleri takdirde. Her yerde olduğu gibi bu dükkanda da almak istediğiniz şeyin bir bedeli vardı. Bu bedelin ne olacağı, dükkan sahibiyle yaptığınız pazarlık sonucunda ortaya çıkardı. Ancak, Büyü Dükkanı’nda maddi bedellerin hiçbir hükmü yoktu. Bazı müşteriler bir şeye sahip olmak için denebilecek tek bedelin para olabileceği düşüncesiyle, cepleri kabarık gelirlerdi. Oysa burada yapılan pazarlıklar, günlük yaşamdakilerden biraz farklı olur ve pek çok müşteriyi  şaşırtırdı. Dükkan sahibi yaşlı adam, her sabah gün ağarırken kalkar, kendine büyük bir fincan kahve yapar ve bir insanın isteyebileceği her şeyin var olduğu dükkanıyla gurur duyarak kahvesini yudumlardı. Kahvenin ardından gelen zevkli bir kahvaltıdan sonra da pencerelerinin perdelerini sonuna kadar açarak, sallanan koltuğuna oturur ve içeri dolan gün ışığının yardımıyla okumaya başlardı. Büyü Dükkanı’nda satıcı olmak bilgelik isterdi. O güne kadar dükkana gelen hiçbir müşteriyi geri çevirmemişti dükkan sahibi. Herkes, çok istediği bir şeye sahip olmak uğruna onca yolu göze alarak gelir ve mutlaka alabileceği en iyi şeyi almış olarak çıkardı. Ama genellikle aldığı şey istediği şeyden çok farklı olurdu. Yaşlı adam ara sıra, okuduğu kitaptan başını kaldırır, yolu gören pencereye bir göz atardı. Eğer bir müşteri geliyorsa, onu ta uzaktan yakalayıp, dükkana yaklaşana kadar izlemeyi severdi. Bu, onun için zihinsel bir hazırlık süreciydi. Bu süre içinde zihnini, biraz sonra gelecek olan müşteriyi iyi anlayabilmek için boşaltırdı.
Sabah dışarı baktığında, yağan karın yolu iyice kapattığını gördü. Bu havda gelen giden olmaz diye düşünüp, hüzünlendi. Büyü Dükkanı, hemen her gün bir müşteri ağırlardı. Ancak, yılda birkaç kere de olsa kimsenin uğramadığı günler olurdu.
Yaşlı adam, o gününde bunlardan biri olmasından korktu. Nedense işsizlik içini ürpertmişti. Tam o sırada uzakta bir karartı gördü. Kar beyazının kamaştırdığı gözlerini kırpıştırıp tekrar baktığında, bunun yaklaşmakta olan bir insan olduğunu anladı. İçini bir sevinç kapladı. Gidip sobasına bir odun attı ve tam pencerenin karşısındaki sallanan koltuğa oturup, müşterisini beklemeye koyuldu. Kış mevsiminin bu soğuk günüde epeyce üşümüş, yorgun düşmüş olmalıydı. Kapının  önüne gelinceye kadar, gözlerini hiç ayırmadan izledi onu. İyice  kulak kabarttı. Üç basamakla çıkılan, ahşap zeminli verandadaki ayak seslerini ve onlara eşlik eden gıcırtıyı duymaktan çok hoşlanırdı. Beklediği kişinin ayak sesleri ikinci basamakta kesildi. Müşteri çalmadan, kapıyı açmamayı prensip edinmişti yaşlı adam. Çünkü, hemen herkes o kapının önünde durup, bir kez daha düşünürdü. Kapıyı çalmaktan vazgeçip dönenler, az da olsa olmuştu. O gün de aynı şeyi yaptı. Sonunda kapı çalındı. Açtığındı, karşısında soğuktan kızarmış elleriyle atkısını çıkarmaya çalışan bir erkek gördü. “İyi sabahlar, girebilir miyim?” diye sordu müşteri. Dükkan sahibi, müşterisini içeri aldıktan sonra, ısınmasın için ona bir kahve ikram etti. Sessizce kahvesini içerken etrafı seyreden adam, karşısında oturan yaşlı satıcının ikna edilmesi pek güç olmayan biri olduğunu düşündü. Herhalde o da müşterisini anlar, onun haklı isteğini geri çevirmek istemezdi. Acaba Büyü Dükkanı’dan çıkarken istediği  gibi bir alışveriş yapmış olacak mıydı? Bir süre söze nasıl başlayacağını bilemedi. Belki de dükkan sahibinin bir şeyler söylemesi gerekirdi. Ancak karşısında, sabırlı bir ifade ile müşterisinin gözlerinin içine bakarak oturan satıcının, alışverişi başlatmaya niyetli olmadığını anladı. Bu sabırlı bekleyiş, onda hem cesaret hem de yumuşak bir etki yarattı. Anlaşın, başlangıç sözleri kendisinden bekleniyordu. Sonunda, fazla düşünmeden aklından ilk geçeni söyleyiverdi:
-Ününüzü duyunca çok uzaklardan kalkıp geldim buraya. İstediğim şeyi, bir tek sizin dükkanınızda bulabileceğimi söylediler. Karşılığında ne isterseniz vermeye hazırım.
-İstediğiniz şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim?
-Bakın, ben elli beş yaşındayım. Yanı yolun yarısını geçeli çok oldu. Söylemeye dili varmıyor ama yolun sonuna yaklaştım galiba. Bu gerçeğe tahammülüm yok. Ben bugüne kadar ki hayatımı geri istiyorum. Mümkün mü?
-Elbette mümkün. Biliyorsunuz, dükkanımda her şey mevcut. Ancak tam olarak ne isteğinizi anlayabilmem için,bana geri istediğiniz hayatınızı biraz anlatabilir misiniz?
Dükkan  sahibinin sorduğu soru, müşteriyi iç dünyasına döndürmüştü. Gözünün önünden geçen sahnelerin kendi yaşamına ait olduğunu kabul etmek için kendini zorluyordu. Bütün görüntüler, bir kargaşa ve telaş içinde birbirlerine karışarak geçip gittiler ve geride yalnızca ıssız bir hüzün bıraktılar. Hüznünün yüzüne yansımasına engel olamayan müşteri,  yaşlı satıcının  sorusu karşısında ancak şunları söyleyebildi:
-Geçmiş yaşamımda birçok hata yaptım. Bunlar için pişmanlık duyuyorum. Yanlış kararlar verdim, kayıplara uğradım. Zamanı hovardaca harcadım. Bir gün bir de baktım ki, hayat yanımdan geçip gidiyor. Paniğe kapıldım ve bir çare aramaya başladım. Dostlarımla konuşmayı denedim. Beni teselli edip derdimi unutturmaya çalışanlar da oldu, yardım etmeye çalışanlar da. Ama hiçbiri kar etmedi. Kendimi çok mutsuz hissediyordum. Derken, bir gün irisi bana sizden ve Büyü Dükkanı’ndan söz etti. Bunu duyar duymaz sanki içinde bir ışık yandı. Büyük bir umutla hemen yollara düşüp size geldim. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Lütfen elli beş yılımı bana geri verin.
-Yani, siz pişmanlık duyduğunuz hayatınızı yeniden yaşamak mı istiyorsunuz?
-Elbette hayır. Söylemek istediğim bu değil. Ben yalnızca kaybettiğim yıllarımı geri istiyorum. Eğer bir şansım daha olursa aynı hataları tekrarlamayacağım.
-Herhalde bunu çok istiyorsunuz.
-Evet, hem  de her şeyimi verecek kadar.
-Peki, benim size vereceğim elli beş yılın karşılığında siz bana ne verebilirsiniz?
-Ne isterseniz?
-Sanki bunun için her şeyden vazgeçmeye hazır gibisiniz.
-Hiç kuşkunuz olmasın. Şu anda sahip olduğum her şeyden vazgeçebilirim. Yeter ki geride bıraktığım yıllarımı bana geri verin.
Yaşlı adam, ellerini sakallarında dolaştırırken, kendini sallanan koltuğunun devinimlerine bırakmıştı. Bir süre düşündü. Müşterisinin, sabırsızlıkla, pazarlığın bitmesini beklediğinden emindi. Büyü dükkanına gelen kişiler, yaşlı adam, pazarlığın başındaki düşünce yolculuklarında yalnız kalırdı. Şu anda da, sessizliğin yalnızca kendi işine yaradığını biliyordu. Koltuğu ile birlikte öne doğru eğilerek müşterisinin gözlerinin içine baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı:
-Beyefendi, her ne kadar siz elli beş yıl karşılığında bana her şeyinizi vermeye hazır olsanız da, ben sizden bir tek şey isteyeceğim.
-Dileyin benden ne dilerseniz.
-Belleğinizi.
-Anlamadım?
-Belleğinizi dedim. Elli beş yılın yaşantısını içinde barındıran belleğinizi istiyorum.
-Ah evet anladım. İlginç bir bedel. Kabul ediyorum. Tamam alın belleğimi.
-Emin misiniz?
-Neden olmayayım? Elli beş yıl kazanacağım.
-Belleğinizi, içindeki her şeyle birlikte bu dükkanda bırakıp gideceksiniz. Elli beş yılın tek bir anını hatırlamayacaksınız. Buraya neden geldiğinizi bile.
-Daha iyi ya! Her şeye yeniden başlayacağım. Zaten geçmişi hatırlamak istemiyorum ki!
-O halde, korkarım elli beş yıl sonra buraya tekrar gelirsiniz. Tabii o zaman benim yerime, bir başkası size yardımcı olur.
-Hayır hayır. Emin olun ki, şu dakika belleğimi sez bırakıp elli beş yılımı geri alacağım ve dükkanınızı, bir daha dönmemek üzere terk edeceğim. Ve yine söz veriyorum, şu ana kadar yaptığım hataların hiç birini tekrar etmeyeceğim.
-İsterseniz başka sözler vermeyin. Çünkü, az sonra, belleğinizle birlikte bütün hepsini burada bırakıp gideceksiniz.
Yaşlı adamın son sözleri, müşterinin duraklamasına neden olmuştu. Bu sözlerin anlamını kavrayabilmek için birkaç saniye düşünmek zorunda kaldı.
-Nasıl yani? Buradan çıktığımda hiçbir şey hatırlamayacak mıyım? Sizinle konuştuklarımızı bile, öyle mi?
-...................................
-Yani hiçbir şeyi mi? Buraya neden geldiğimi,sizin kim olduğunuzu ve hatta...!
-Ne yazık ki!
Yaşlı adam, şu anda pazarlığın sonuna geldiklerini hissediyordu. Karşısında oturan müşterinin yüzünde gördüğü aydınlanma, pazarlık sahnelerinin en hoşlandığı görüntüsüydü. Son sözleri  müşterisinin söylemesini istediği için bir süre sessiz kaldı ve bekledi. Bu seferki sessizliğin, müşterisinin işine yaradığından emindi. Onun aydınlanan yüzünün ortasında parlayan gözbebekleri, yaşlı satıcı için, sessizliğin içinden çıkacak sesli bir coşkunun habercisi gibiydi. Gerçekten de, konuşmaya başlayan müşterisi onu yanıltmadı:
-Sanırım ne demek isteğinizi şimdi anlıyorum. Eğer elli beş yılın bedeli bu ise, pes ediyorum. Belleğimden vazgeçemem. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bir kadının, çok istediği bir tokayı, saçları karşılığında satın almasına. Çok ilginç bir insansınız. Bana, Büyü Dükkanı’dan almak istediğimden çok farklı bir şeyle çıkacağımı söylemişlerdi de inanmamıştım. Ben, bugüne kadar ki yaşamımı almak için gelmiştim, ancak bugünden sonraki yaşamımı alıp gidiyorum. Size teşekkür ederim.
-Bir şey değil. Güzel bir pazarlıktı. Hoşça kalın.
Yaşlı adam, müşterisini gözden kaybolana dek gülümseyerek izlerken, aklından Santayana’nın bir  sözü geçiyordu:
“Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar.”

Yeşim Türköz’ün Büyü Dükkanı adlı kitabından alınmıştır

6 Mart 2011

Üniversite son sınıf öğrencisi

Üniversite son sınıf öğrencisi yazılı sınavından kalınca doğru hocasına gider:
-'Siz sınıfta bırakarak hayata atılmamı önlüyor ve beni cezalandırıyorsunuz. İşin bu yanını hiç düşündünüz mü?'
-'Tabii düşündüm. Hocanın görevi bilgiyi ölçmek, yeterli olmayanı sınıfta bırakmak değil mi?'
-'İyi. O zaman size bir teklifim var. Bir soru da ben size soracağım.
Doğru cevabı verirseniz, ben kötü notumu kabul edip sınıfta kalacağım. Bilemezseniz, notumu düzeltecek ve sınıfı geçirteceksiniz.
(Hocanınkeyfi yerinde. Teklifi kabul eder.) Ve öğrenci sorar:
-'Yasal olup, mantıklı olmayan nedir? Mantıklı olup, yasal olmayan nedir? Ve de ne mantıklı ne de yasal olmayan nedir?'
Hoca uzun uzun düşünür ama cevabı bulamaz. İddia gereği öğrencisine iyi not vererek sınıfı geçirir. Ama aklıda soruda kalır.
Sonunda sınıfın en iyi öğrencisini çağırır, olayı anlatır ve sorunun yanıtını bilip bilmediğini sorar. Öğrenci hemen cevap verir:
-'Siz 65 yaşındasınız ve 23 yaşında bir kadınla evlisiniz. Bu yasal ama mantıklı değil. Karınızın 25 yaşında bir sevgilisi var.
Bu mantıklı ama yasal değil. Siz karınızın sevgilisini, zayıf alıp sınıfta kalması gerekirkeniyi not verip mezun ediyorsunuz.
Bu da ne mantıklı, ne de yasal.'

4 Mart 2011

Pozitif Bahçıvan

Seyahatten dönen ev sahibi havaalanından bahçıvanına telefon açmış, konuşuyorlar:
- Nasıl, her şey yolunda mı?
- Yolunda... Küreğin sapı kırıldı, şu anda onu tamir ediyordum.
- Neden kırıldı?
- Köpeğinize mezar kazarken zorlamışım, ondan kırıldı.
- Nee! Köpeğim mi öldü?
- Maalesef havuza düştü?
- Benim köpeğim çok iyi yüzerdi; havuzda nasıl ölür?
- Havuzun suyu boşalmıştı, atlayınca betona çakıldı.
- Havuzu yeni doldurtmuştuk, neden boşalttınız?
- İtfaiyeciler evdeki yangını söndürürken ilave suya ihtiyaç duydular.
- Neee evde yangın mı çıktı?
- Evet efendim. Annenizin vefatı dolayısıyla taziyeye gelenlerden biri yanık sigara bırakmış.
- Annem mi öldü? Yahu kadın daha iki hafta önce sapasağlamdı?
- Haklısınız da.Yatak odanızda karınızla en yakın arkadaşınızı aynı yatakta görünce kalbine inmiş.
- Yahu hiç pozitif bir haber yok mu adam sende?
- Var efendim... Geçen gün siz AIDS testi yaptırmıştınız ya
Sonucu geldi, pozitif.

23 Aralık 2010

Şarap ve Felsefe

Bir felsefe profesörü sınıfa girer. Önündeki masada kocaman bir cam kavanoz ve üç kutu vardır. Profesör derse bir demonstrasyonla başlar. Önce boş kavanoza ilk kutudaki golf toplarını boşaltır. Cam kavanozu ağzına kadar dolduran golf toplarını göstererek kavanozun dolu olup olmadığını öğrencilerine sorar. Öğrenciler dolu olduğunu söyler. Hoca diğer kutuya uzanır ve çakıl taşlarıyla dolu kutuyu kavanoza boşaltır. Çakıl taşları toplardan geriye kalan yere tam otursun diye kavanozu birkaç kere sallar. Öğrencilere bir kez daha sorar: Kavanoz dolu mu? Öğrenciler tekrar dolu olduğunu söyler. Bu sefer, hoca masadaki son kutuyu alır ve kumla dolu kutuyu kavanoza boca eder. Kavanozu iyice sarsarak her boşluğun dolduğundan emin olur. Tekrar sınıfa döner, kavanozun dolu olup olmadığını sorar. Öğrenciler kesinlikle evet der. O zaman son hamlesi için profesör, dolabından iki kadeh şarap çıkarır ve şarapları kavanoza döker. Öğrenciler gülmeye başlar.
Gülüşmeler bitince, profesör kavanozu gösterir: “Bu kavanoz sizin hayatınız. Golf topları hayatınızdaki en önemli şeyler: Aileniz, sağlığınız, bilginiz ve tutkularınız. Hayatta her şeyi kaybetseniz de, bu toplar sizin vazgeçilmezlerinizdir. Onlar olmadan hayatınızın anlamı yok. Çakıl taşları ikinci sıradakiler: İşiniz, eviniz ve sahip olduğunuz mallar. Kumlar ise, sizin için önemsiz şeyler, ufak tefek, olmasa size bir şey kaybettirmeyecek, üzerinde durmamanız gereken şeyler. Eğer hayatınızı değerlendirmede bu önem ve öncelik sırasını karıştırırsanız, hayatınız istemediğiniz yönlere gidebilir. Zaman ve enerjinizi harcarken kumlara, çakıl ve toplardan daha çok değer verirseniz, kendinizi bir boşlukta bulabilirsiniz. Sonunda kavanoza döktüğüm şarap ise, ne kadar yoğun olursanız olun, dostlarınıza ayıracağınız zamanın önemini vurgular. Sevdiklerinize hep zaman ayırın.”

20 Aralık 2010

Renklerin Ustası



Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış…Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş…
Ve onu “Renklerin Ustası” anlamına gelen Renge Çeleri olarak tanısa da; kısaca Renge Guru derlermiş…
Onun yetiştirdiği bir ressam olan Ramici ise artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Renge Guru´ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş…

Renge Guru ise;
- Sen artık ressam sayılırsın Racacı. Artık senin resmini halk değerlendirecek, diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş.
Ramici denileni yapmış…

Ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor… Çok üzülmüş tabii. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki.

Alıp resmi götürmüş Renge Guru´ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş.
Renge Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Ramici yeniden yapmış resmi ve gene Renge Guru´ya götürmüş. Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Renge Guru… Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte… Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş.

Ramici denileni yapmış…
Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da, boyalar da kullanılmamış… Çok sevinmiş ve koşarak Renge Guru´ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.

Renge Guru ise;
Sevgili Ramici, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün…
Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı…
Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin… Yapıcı olmak eğitim gerektirir… Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi…

Sevgili Ramici Mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın. Emeğinin karşılığını ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın… Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur…
Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma…

Günün Fıkrası

Temel'in deniz yolculuğu yaptığı gemi batmış.dünyanın en güzel mankenlerinden olan bir yolcuyla birlikte kurtularak bir adaya çıkmışlar.klasik hikaye baş başa kalıp uzun süre geçirince karı koca hayatı yaşamaya başlamışlar ancak temel hiç mutlu görünmüyormuş.

Bir gün güzel kadın dayanamamış sormuş: ‘seni hiç anlamıyorum’ demiş.’ben milyonlarca erkeğin arzuladığı,dünyanın en güzel kadınlarından biriyim.senin için her şeyi yapıyorum ama seni mutlu edemiyorum.ne yaparsam seni mutlu edebilirim ?’

Temel ‘kolay’ demiş.’Al şu yeleğumi giy bir de şu otlardan takacağım bıyuğı takıver’
Güzel kadın yeleği giymiş ,bıyığı takmış.temel askerlik arkadaşı gibi kolunu güzel kadının omzuna atmış ve şöyle demiş:
‘ula tursun bilir misun ben her çun kiminle birlikte olayrum!’

19 Aralık 2010

Püf noktası

Vaktiyle testi ve çanak çömlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkân açmayı arzu eder olmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona:
— Sen, demiş, daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor.
Ustanın bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamaz ve gidip bir dükkân açar. Açar açmasına da yeni dükkânında güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler
onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlar. Kalfa, bir türlü bu çatlamaların önüne geçemez. Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır. Usta:
— Sana demedim mi evlâdım; sen bu işin püf noktasını henüz öğrenmedin. Bu sanatın bir püf noktası vardır.
Bunun üzerine tezgâha bir miktar çamur koyar ve:
— Haydi, der, geç bakalım tezgâhın başına da bir testi çıkar. Ben de sana püf noktasını göstereyim.
Eski çırak ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta, önünde dönen çanağa arada sırada "püf!" diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp giderir. Böylece çırak da bu sanatın püf denilen noktasını öğrenmiş
olur.
Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra püf noktası denilmeye başlanır.

19 Kasım 2010

Güneş Tutulması

Albay, binbaşıya :
-Yarın güneş tutulacak. Bu her zaman görülen bir şey değildir. Erleri talim elbiseleri ile talim meydanına getirin de olayı görsünler. Bende orada bulunup kendilerine gerekli bilgiyi verecegim. Şayet yağmur yağarsa, tabii bir şey göremeyiz .O zaman erleri, üstü kapalı talimgaha götürürsün.
Binbaşı, yüzbaşıya :
-Albayın emri ile yarın sabah saat dokuzda güneş tutulacak. Bu her zaman görülen bir olay değildir. Şayet hava kapalı olursa bir şey görülemeyecektir. Bu durumda tutulma, kapalı talimgahta gerekli talim elbisesiyle yapılacaktır.
Yüzbaşı, teğmene :
-Albayın emri ile yarın sabah dokuzda talim elbisesi ile güneş tutulmasının açılış merasimi yapılacaktır. Şayet yağmur yağarsa ki bu durum pek görülen bir olay değildir, Albay kapalı talimgahta gerekli bilgiyi verecektir. Teğmen, başçavuşa :
-Yarın sabah dokuzda hava güzel olursa, talim kiyafeti ile albay tutulacak. Kapalı talimgahta yağmur yağarsa, alayın meydanında manevra yapılacak. Çünkü bu her zaman görülen bir olay değildir.
Basçavuş, askere :
-Yarın sabah saat dokuzda kapalı talimgahta Albayı tutacağız. Sabah hepiniz talim techizat ile hazır olun.
Askerler kendi aralarında :
-Yarın sabah bizim basçavus Albayı tutuklayacakmış.

Fred'in son notu

Yaşlı Fred efendi hastaneye kaldırılmış. Aile dindar; papazı da kendilerine
eşlik etmesi ve gereği halinde görevini yapması için yanlarında götürmüşler.
Papaz ve aile efradı yatağın etrafında beklerken Fred'in durumu aniden kötüleşmiş. Yatağından doğrularak el kol işaretleri ile bir şeyler anlatmaya çalışmış.
Papaz bakmış ki adam konuşamıyor bir kâğıt-kalem uzatmış gayet anlayışlı bir şekilde.
Fred titreyen elleriyle hızlı hızlı bir şeyler yazıp kâğıdı papaza uzatmış ve âniden ölmüş.
Papaz böyle acılı bir anda yazılanları okumanın doğru olmayacağını düşünerek kâğıdı cebine sokmuş.
Fred'in cenazesi sırasında kâğıdı hatırlamış. Gömüldükten sonra Aziz Peder ileri çıkarak "Sevgili Fred
ölmeden hemen önce benden kağıt-kalem istemiş ve bir şeyler yazmıştı. Zamanı uygun olmadığı için o anda bakamadım.
Şimdi hepinizin önünde bu notu okumak istiyorum" demiş ve cebinden kâğıdı çıkararak yüksek sesle okumuş:
- Lütfen bir adım yana çekil oksijen hortumuma basıyorsun.

18 Kasım 2010

Günün fıkrası

Bir doktor, bir avukat ve bir matematikçi bir metres ya da bir eş edinmenin iyi ve kötü yanlarını tartışıyorlardı.
Avukat der ki:
—Kesinlikle metres daha iyidir. Eğer bir karınız varsa ve boşanmak isterse, bir sürü yasal problem çıkar.
Doktor der:
— Bir karınızın olması daha iyidir çünkü eş bir tür güven duygusu verir ve stress düzeyinizi düşürür, bu da sağlığınız için yararlıdır.'
Matematikçi der;
— İkiniz de yanılıyorsunuz. Hem metresiniz hem de karınız olmalı ki karınız metresinizle ve metresiniz karınızla olduğunuzu düşündüğünde siz rahat rahat matematik çalışıyor olabilesiniz.

Eleman aranıyor...

Bir işyeri eleman aramaktadır.Binanın giriş katındaki ofisin pencerelerine bir ilan asarlar.,’Eleman aranıyor / Daktilo yazabilen ve bilgisayar kullanabilen.Ve ana dilinin dışında bir dil daha bilen eleman arıyoruz.Başvurmak için çekinmeyin.Müessesemizde herkes için fırsat eşitliği vardır.’
 

İlanı gören bir köpek dışarı çıkmakta olan biri kollayıp şirketin açılan kapısından içeri girer.Danışmadaki görevli bayan tam köpeği dışarı çıkarmak için yerinden kalkarken, köpek ilanın altına girip kafasını sallayarak “Ben bunu istiyorum” anlamında hafif bir ses çıkarır.Köpeğin işe başvurmak istediğini anlayan görevli şaşkınlığının geçmesinden sonra köpeği insan kaynakları yöneticisinin odasına götürür.Köpek içeri girer ve müdür odasındaki misafir sandalyesine sıçrayarak oturur.Müdüre işe başvurmak için geldiğini anlatmak istercesine camdaki iş ilanını kafasıyla işaret eder.Müdür şaşkınlıktan neredeyse dilini yutacaktır.
Sempatik bir ses tonuyla “Harika görünüyorsunuz ama sizi işe alamayız.Bize daktilo kullanabilen bir eleman gerekli” der.
Köpek sandalyeden atlayarak oradaki masada duran bir daktilonun başına geçer ve dört dörtlük bir iş başvuru dilekçesi yazarak müdüre getirir.Müdür şaşırır.Ama kendini toparlayarak ikinci bahanesini söyler :
Evet ama biz aynı zamanda iyi bilgisayar kullanabilen birini istiyoruz.”
Köpek kalkar.Yine masanın üzerinde duran bilgisayarı açıp internete bağlanır.Rakip şirketin veri bankasına girer.Çok gizli Excel dosyalarını bilgisayara indirip çıktı alır.Sonra tekrar yerine oturur.Müdür bir köpeğin bunları yapabilmesine hayretler içindedir.Bu sefer “Evet görüyorum ki siz çok akıllı ve yetenekli birisiniz.Ne var ki köpeksiniz
”Köpek tekrar aşağıya zıplar ve iş ilanının altına giderek ön patisiyle, “Başvurmaktan çekinmeyin.Müessesemizde herkes için fırsat eşitliği vardır.” İbaresini gösterir.Müdür son kozunu oynar ve der ki
”Evet ama ilan, başvuran elemanın ana dilinin yanında bir dil daha bilmesi gerektiğini söylüyor.” Köpek müdüre sakin bir şekilde döner:

“Miyavvv…”

29 Mayıs 2010

Charlotte kuralı

Charlotte, Paris’te yaşayan çok güzel bir kızdır. O kadar güzeldir ki, sarı saçları şelaleler gibi omuzlarından kollarına dökülür.

Boyu upuzun, bacakları upuzundur. Bir reklam ajansında, müşteri temsilcisi olarak çalışır. İyi para kazanır. Ailesi çok varlıklıdır hatta. Geçen yaz, Güney Fransa’daki malikánelerini, Brad Pitt-Angelina Jolie çiftine kiralamışlardı. Hatta, "Geldiğimizde evde, hizmetlilerden başka kimse olmasın" diye tembihlemelerine rağmen, Charlotte gidişini muzipçe geciktirmiş ve bu meşhur çiftle tanışmıştı. Bense Charlotte’u geçen hafta Paris’te tanıdım. Şu ana kadar, fütursuz bir roman girişi gibi gelişen bu bilgileri almanız, kuralı sorgulamamanız açısından önemli.

Paris’te, bir arkadaşım beni Charlotte’un evine davet etti. Bilirsiniz, insanlar birbirlerinin hayatını merak eder, fark etmeden ve ettirmeden incelerler. Hatta benim en sevdiğim şeylerden biri, sokakta, perdeleri sonuna kadar açık evlere ve orada yaşananlara şahit olmaktır. İnsanın içi, insanlığa ısınır. Dersin ki, "Oh... Üç aşağı beş yukarı aynı şeyler işte!" Ben de, böyle gözlerle incelemeye başladım biraz önce tanıdığım bu güzel Fransız kızın hayatını. Herkesin evinden yola çıkıp, kendisine varmak mümkün.

Fakat bu evde bir tuhaflık vardı. Her şeyden çok az vardı bu evde. Gerektiği kadar. Mesela, bir şampuan bir sabun. Küvetin kenarında öyle yalnız başlarına... (Birbirleriyle uzun zamandır konuşmadıklarına eminim.) Minnacık bir dolap. İçinde birkaç elbise kazak. Altı yedi ayakkabı. İki dvd. Beş cd. Ipod. Dört bardak, birkaç tabak. Birkaç mum. En fazla on tane kitap. Hiç ruj yok! Çantasındaymış. Zaten lipstick o da... Hayatta bazen, birleştirdiğin kalıpların tamamen dışı bileşimler olur da, şaşakalırsın ya. Başa dönersin ya. Bir yerde bir hesaba, olmazsa olmaz diye eklediğin bir kalem birdenbire, tek bir örnekle, kendini siler ya. Öyle oldu bana. Gözlerindeki silik eyeliner dışında, süsü de yok bu kızın. Peki bu kız nasıl böyle kız oldu? Nasıl böyle sade kaldı? Kadın oldu? Dışarıda bu kadar az şeyle, içi çok oldu? Anlayamadım. Çözemedim. Ona zaten banyosunu gördükten sonra, "miss simplicity" adını takmıştım hemen. Bayan Sadelik. Beni şaşırtan şey, aynı zamanda modellik yapacak kadar güzel ve havalı, aynı zamanda varlıklı bir kızın bu hayat seçimi. Olağanüstü... Kendi hayatım, arı kovanı gibi başımda vızıldamaya başladı. Paris sokaklarında beni takip edip durdu bu arılar. Tek çöp bir şey alamadım. Hep sordum: buna gerçekten ihtiyacım var mı? Buna benzer, aynı işi gören bir şeyim var mı?... Koca koca alışveriş merkezleri, bizi kandırmak için birbirleriyle iddiaya girmiş ahtapotlar gibi gelmeye başladı. Kaçtım, kaçtım, saklandım. Sahip olduklarımın, yarısından fazlasına ihtiyacım yoktu. Hayatı ağırlaştıran şey, seçim çokluğu. Az şey kadar güzeli yok. Gereği yok. Sonumuz belli. Banyoda bütün ürünler, dopdolu şişelerle birbirlerini köpürtürken, hiç giymediğimiz kazaklar lüzumsuzca dizilmiş t-shirt'lere dolapta el şakası yaparken, hiç açılmamış kitaplar kendi kendilerine konuşurken... Biz orada olmayacağız. Üstelik onlar da, boşu boşuna bizden başka kimsenin olmamış olacak.

Anladınız değil mi Charlotte kuralını.

Nil KARAİBRAHİMGİL,6 Ekim 2008,Hürriyet

31 Mayıs 2009

3.sınıf öğrencisinin kompozisyonu

Konu: "3 dilek hakkiniz olsa ne dilerdiniz?"

Günümüzde çok dilek hakkimiz olması çok önemlidir.
Maalesef sevinerek bu hakkimizi kullanırız her zaman. Benim 3 dilek
hakkim olsa 3 dilek hakki daha isterdim.
Elde var 6 dilek hakki, 5 ile 3 er dilek daha dilesem 15 dilek hakkim
daha olur. 15 dilek ile her istediğimi dilerim. Günah değilse Allah olmayı
dilerim. Allah olduktan sonra dilek hakkim sonsuz kere sonsuz olur.
Çok akıllı olurum. Maalesef her istediğimi yapabilirim. Kendime
kasvetli bir yarış arabası yaptırırım. Onunla Antalya'ya gider dedemlerin
elini öperim. Dedem bana torunum Allah olmuş der. Sevinir. Harçlık
verir. Abime vermez, çünkü o arabaya kusan bir gerzek. Sonra dedem mezarlıkta zombileri öldürmeye gönderir beni.
Hepsini yok ederim ışın kılıcıyla. Babamı da bisiklet almadığı için bir güzel döverim.

28 Mayıs 2009

Çöp Kamyonları

Kadın taksiye binmiş ve hava alanına gitmek istediğini söylemişti.
Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önlerine çıktı. Taksi şoförü çarpmamak için sert şekilde frene bastı.
Taksi kaydı, ama diğer arabaya çarpmaktan kıl payı farkla kurtuldu. Siyah arabanın sürücüsü camdan başını çıkarıp bağırmaya ve küfretmeye başladı. Taksi şoförü ise gayet sakin ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı.

Kadın bütün bu olanları şokunu yaşarken, taksi şoförünün tavrına daha da şaşırmıştı.
Sordu: “Neden böyle davrandınız? Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastanelik edecekti.”
Taksi şoförü gülümsemeye devam ederek: “Çöp Kamyonu Kanunu” dedi.
Kadın: “Çöp Kamyonu Kanunu?” diye sordu, anlamamıştı.

Şoför açıkladı:"Pek çok insan, çöp kamyonu gibidir.
Her tarafta içleri çöp dolu olarak dolaşıyorlar; kızgınlığı, öfkeyi ve hayal kırıklığını biriktiriyorlar. Ancak doldukça çöpleri bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar. Bu bazen ben, bazen de siz olabilirsiniz. Kişisel almayın. Sadece gülümseyin, onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin. Onların çöpünü alıp iş yerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın."

Başarılı insanlar, çöp kamyonlarının günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler.

Hayat sabahları pişmanlıklarla uyanmak için çok kısa, dolayısıyla "size iyi davranan insanları sevin, iyi davranmayanlar için iyi temennilerde bulunun."

Hayat, "%10 " onunla ne yaptığınız, "%90 "onu nasıl alıp karşıladığınızdır.

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More