Yeni eklenen yazıların mailinize gelmesi için mail adresinizi yazmanız yeterli

30 Ocak 2011

Zor insanlarla başa çıkmanın yolları

İletişim kurmakta güçlük çeken insanları uzmanlar “zor insanlar” olarak adlandırılıyor. Zor insanlar, toplumdan topluma, kişiden kişiye göre farklı olarak tanımlansa da, temelde benzer davranışlar gösteriyorlar. Tüm zor insanların inatçı, hırslı ve kaprisli oldukları görülüyor. Ancak unutmayın ki, insanları değil ama davranışlarını değiştirmek sizin elinizde. Pek çok kişi çevresindeki zor insanlardan şikayet eder. Evde, işte, okulda kısacası her ortamda bir zor insan bulunur.


Oysa aslında “zor insan” diye bir şey yok. Zorlayıcı davranışlar var.
Ve maalesef bazı insanlar sürekli bu şekilde bir davranış içinde bulunuyorlar.

“Coping With Difficult People / Zor İnsanlarla Başa Çıkmak” kitabının yazarı Robert M. Bramson bazı insanların neden farklı tavırlar sergilediklerini şöyle açıklıyor:
“Bazı insanlar karşılarındakinin performansını düşürmek ve onların şevkini kırmak için bilerek zor tavırlar sergiler.”

Her zor insan birbiriyle aynı davranışları sergilemez.
Bazı zor insanlar sürekli konuşup hiç dinlemezken, diğerleri de hep son sözü söylemeyi tercih eder.
Kimisi sürekli sizi eleştirir. Bazısı sessiz, bazısı agresif olabilir.

Bu noktada Acıbadem Sağlık Grubu Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Kültegin Ögel zor insanların davranışlarını şu şekilde belirtiyor:

- Eğitimi ve bilgisi yetersiz olmasına rağmen kendisini çok iyi sananlar,
- Bilgisi ve deneyimi yetersiz olmasına rağmen kendisini iyi sananlar,
- Öncelikleri belirlemede beceri sahibi olamayanlar
- Hatasını olgunlukla kabul edemeyen, sürekli açıklama yapıp kendisini temize çıkarmak isteyenler,
- Yavaş düşünen ve hareket edenler,
- İşleri karıştıranlar,
- Hiç konuşmayanlar, bilgiyi zorla ağzından aldığınız kişiler,
- Yanlış anlamakta ısrar eden,
- Karşısındakinin söylediklerine önem vermeyen,
- Konum farklılıkları nedeniyle görüşürken o farkı hissettiren kişiler,
- Karşılarındakine saygı göstermeyen,
- Yavaş hareket eden ve birçok defa tekrar edilmesi zorunda kalınan insanlar,
- Sadece kendi yaptığı şeyin önemli olduğunu düşünen,
- Sürekli olaylar ve etrafındakiler üzerinde kontrol oluşturmaya çalışanlar,
- Empati kuramayanlar,
- Her zaman ben haklıyım diyenler,

Zor İnsanlara Yaklaşım Nasıl Olmalıdır?

Zor insanların bu tür özellikleri daha da çoğaltılabilir.
Bu özellikler ışığında zor insanları 5 ana başlık altında toplamak mümkün.

- Agresif İnsanlar:

Saldırgan davranışlar içinde bulunan bu sakin bir şekilde kendinizi ifade edin ve size yönelik saldırgan tavırlara kendinizden emin bir şekilde karşılık verin.

- Her Şeyi Bilenler:

Bu kişilerle mücadele ederken iyi hazırlanmak gerekir.
Asla meydan okumayın. Aksine yeteneklerini övün.
Gerektiğinde hatalarını ortya çıkaracak sorular sormaktan çekinmeyin.

- Şikayetçiler:

Karşılarındakine güvenmezler.
Kendilerine olan güvenleri de çok değildir.
Eksik olan özgüvenlerini saklamak için memnuniyetsiz, her şeyden ve herkesten şikâyet eden bir tavır içine girerler.
Bu insanlara “Başkalarının göremediklerini görüyorsun” şeklinde onların güvenlerini arttıracak cümlelerle yaklaşın.
Dinleyin ama asla tartışmaya girmeyin.
Ona karşı savunmacı davranmayın.

- Mağdurlar:

İyi dinleyin, onu anladığınızı gösterin.
Soruna odaklanarak onu değişim için motive edin.

-  Gizlice Saldıranlar:

Bu insanlara karşı ne kadar geri çekilirseniz o kadar üstünüze gelmeyi severler. Geri çekilmeyin. Şakaya vurun.

Kaynak: www.kendinigelistir.com

28 Ocak 2011

100.Maymun Sendromu

Ken Keyes Jr.'dan belki de hepimizin hayatını değiştirecek bir gerçek deneyin öyküsü.
Size gerçek bir hikâye anlatacağım: Yüzüncü Maymun'un hikâyesini... Pasifik Okyanusu'nda irili ufaklı birçok ada. Bu adalarda Macaca Fuscata türü Japon maymunları yaşıyor. Bu adalardaki maymunların doğal ortamları içindeki davranışları otuz yılı aşkın bir süre bilim insanları tarafından gözleniyor.


1952'de Koshima Adası'nda bilim insanları maymunların beslenmesi için kumların içine tatlı patates bırakıyorlar. Bu adanın maymunları da tatlı patatesin tadından hoşlanıyor ama yiyeceklerinin kumlu olması hiç de hoşlarına gitmiyor. Ama can boğazdan gelir diyerek kumlu da olsa tatlı patatesleri yemeye devam ediyorlar.

Bir gün, on sekiz aylık İmo isimli dişi maymun bu soruna bir çözüm buluyor, İmo, tatlı patatesleri en yakın su birikintisinde yıkayarak yemeyi akıl ediyor. Bu buluşunu annesine de öğretiyor, İmo'nun arkadaşları da patateslerini yıkayarak yemeyi öğreniyor ve kendi annelerine de öğretiyor. Bu yeni davranış biçimi bilim insanlarının gözleri önünde, yavaş yavaş maymunlar arasinda yayılıyor.

1952 ve 1958 yılları arasinda genç maymunlar, beslenmelerini daha zevkli hale getirmek için, kumlu tatlı patateslerini yıkamayı öğreniyorlar. Bu daha sağlıklı ve zevkli yeni davranış biçimini çocuklarını taklit ederek onlardan yeni bir şey öğrenen yetişkin maymunlar da kazanıyor. Yeniliklere açık olmayan, çocuklar ve gençlerden de öğrenilebileceğini düşünmeyen, kendi bildiklerini tekrar eden yetişkin maymunlar ise kumlu patates yemeye devam ediyor. 1958'in sonbaharında çok şaşırtıcı bir şey oluyor. Koshima maymunlarının bir kısmı (diyelim ki 99 maymun) artık patateslerini suda yıkayarak yemeyi öğrenmiş oluyor.

Bir sabah, gün doğarken yüzüncü maymun da patateslerini yıkayanlar arasına katılıyor. İşte o an her şey değişiyor. Aynı günün akşamı, adadaki hemen hemen tüm maymunlar, patateslerini yemeden önce yıkamaya başlıyor. Yüzüncü maymunun ilave enerjisi her nedense devrim yaratıyor!

Ama hikâye bitmedi. Bilim insanlarını şaşırtan asıl sürpriz, bu adayla doğrudan bir ilişkileri olmadığı halde, diğer adalardaki maymun kolonilerinin de aynı anda patateslerini yıkamaya başlamaları... Yeni bir düşünce ve davranış tarzı, toplumları oluşturan fertlerin belirli bir oranı tarafından benimsendiği an, bu yenilik, mesafenin önemi olmaksızın zihinden zihine aktarılabiliyor.
Yani, "Yüzüncü Maymun Fenomeni" denilen bu fenomen şunu gösteriyor: Yeni bir düşünce, yeni bir yol, toplumda sadece belirli sayıda insanlar tarafından biliniyorsa, bu yenilik sadece o kişilere ait bir şey oluyor.

Ama "bilenlerin" sayısı belli bir kritik noktaya ulaştığı an, sadece bir kişinin daha "yeni yol"a katılması, toplum bilincinin aşama geçirmesine yol açıyor. Yeni düşünce, birdenbire herkes tarafından düşünülmeye başlanıyor. Niceliğin niteliğe dönüşme noktası...

"Yüzüncü Maymun Fenomeni", Duke Üniversitesi'nden Doktor J.B. Rhine tarafından değişik deneylerde tekrarlanıyor. Sonuç her seferinde aynı. Bugüne dek mutsuz, huzursuz, bencil, korku dolu, karamsar bir dünya süre geldi. Zihinlerde hala taş devri korkularmı taşıyoruz. Yeniiklere açık, farklı düşünenler ise aşağılanıyorlar, alay ediliyorlar, toplum dışına itiliyorlar. Cesaretleri takdir edilmek bir yana söndürülmeye çalışılıyor bu insanların... Einstein bile teorisini ilk ortaya attığında meslektaşları tarafından kınanmış. Sıradan insan asla büyük insan olamaz. Doğar, yaşar ve ölür. Buna yaşamak denirse! Dünyada mutlu, huzurlu, sevecen, aydınlık dolu insanlar yok mu? Cesur bir dünya isteyen ve bu uğurda çaba göstermekten çekinmeyen, her şeyi göze alan insanlar yok mu? Elbette var. Sayıları gittikçe de çoğalıyor. İnsanın, insanlık boyutunda devrim yapabilmesi için yüzüncü maymunun aralarına katılmasını bekliyorlar. "Yüzüncü Maymun" belki de sizsiniz.


Ken Keyes Jr.
Çeviri: Nil Gün

Kendini gerçekleştiren kehanet

Konuya Nick adında bir demiryolu isçisinin öyküsüyle başlamak istiyorum.

Nick güçlü, sağlıklı bir işçi, manevra sahasında çalışıyor. Arkadaşlarıyla ilişkisi iyi ve işini iyi yapan güvenilir bir insan. Ne var ki, kötümser biri, her şeyin kötüsünü bekliyor ve başına kötü şeyler geleceğinden korkuyor. Bir yaz günü, tren isçileri, ustabaşının doğum günü nedeniyle bir saat önceden serbest bırakılıyorlar. Tamir için gelmiş olan ve manevra alanında bulunan bir soğutucu vagonun içine giren Nick, yanlışlıkla içerden kapıyı kapatıyor, kendini soğutucu vagona kilitliyor.
Diğer işçiler Nick’in kendilerinden önce çıktığını düşünerek çalışma alanından ayrılıyorlar. Nick kapıyı tekmeliyor, bağırıyor ama kimse duymuyor, duyanlar da bu tür seslerin sürekli geldiği bir ortamda olduğu için pek kulak vermiyorlar.
Nick burada donarak öleceğinden korkmaya başlıyor. Eğer buradan çıkmazsam, burada kaskatı donacağım diye düşünmeye başlıyor.
İçerde yarısı yırtılmış bir karton kutunun içine giriyor. Titremeye başlıyor. Eline geçirdiği bir kağıda karısına ve ailesine son düşündüklerini yazıyor:
“Çok soğuk, bedenim hissizleşmeye başladı. Bir uyuyabilsem! Bunlar benim son sözlerim olabilir.”
Ertesi gün soğutucu vagonun kapısını açan işiler, Nick’in donmuş bedenini buluyorlar.
Üzerinde yapılan otopsi, onun donarak öldüğünü gösteriyor.

Fakat bu olayı olağanüstü yapan, soğutucu vagonun soğutma motorunun bozuk ve çalışmıyor olması. Vagonun içindeki ısı 18 derece, ve vagonda bol hava var. Nick’in donarak ölmesini gerektirecek bir durum söz konusu değil. Nick’in korkusu, kendini gerçekleştiren kehanet oluyor.

Buna benzer bir örnekte de bilim adamları bir araştırma yapıyorlar, araştırma için idam cezası almış bir mahkum buluyorlar.
Mahkuma bilim ve insanlık için çok önemli bir araştırma yaptıklarını, ancak bu araştırmada eğer kabul ederse çok ciddi bir beyin operasyonu geçireceğini, operasyondan sonra kanamasının devam edeceğini ve aynı gün öleceğini söylüyorlar.
Zaten 3 gün sonra idam edilecek olan mahkum ölmeden önce bilime bir faydamız olsun diye düşünerek araştırmaya katılmayı kabul ediyor.
Ertesi gün mahkum cezaevinden bayıltılarak çıkartılıyor, fakat kendisine hiçbir müdahalede bulunulmuyor. Mahkuma ayıldığında operasyonun yapıldığı söyleniyor ve tekrar cezaevine geri götürülüyor. Ertesi sabah mahkum ölü olarak bulunuyor ve nedeni de aşırı derecede kan kaybı olarak belirleniyor.

 Kendini gerçekleştiren kehanet kişinin başına gelebileceklerle ilgili öngördüğü şeylerin bir biçimde vuku bulması ve gerçekleşmesidir.

 Bu çoğu zaman bilinçli bir durum değildir. Kimse başına kötü şeylerin gelmesini istemez ama kişilik özelliği olarak daha kötümser olan ve hayatta başına hep kötü şeylerin geleceğine inanan, şanssız olduklarını düşünen insanların farkında olmadan yaşadıkları bundan başka bir şey de değildir.

Hepimiz zaman zaman şu sözcükleri söyler ya da başkalarından işitiriz.

“Her şey üst üste geliyor”
“Bütün uğursuzluklar da gelip beni bulur zaten”
“Bende şans olsaydı anamdan kız doğardım.”
Bir süre sonra telaffuz ettiğimiz bu gibi genellemeler bizim gerçeğimizle örtüşmeye başlar. Bunun nedeni aslında gerçekten bütün uğursuzlukların gelip bizi bulmak istemesi midir?
Bütün şanssızlıklar bizim için mi vardır?
Yaşadığımız güzel olaylar yok mudur?
Daha pozitif bakabilsek hayata, yinede de yaşadıklarımız değişmez mi?
Doğru yanıtı bulmak için doğru soruları sormak çok önemlidir.
Doğru soruları sorarken kendi doğrularımız da bizim rehberimiz olacaktır.

Kendini gerçekleştiren kehanetlerimiz vardır.

Başka bir örnekle açıklamak gerekirse kendisinin değer görmediğini, sevilmediğini düşünen birisi çevresindeki her türlü reaksiyonu, kendisiyle iletişime geçen insanların söylediklerini negatif algılayacak, onlara düşmanca ve şüpheyle yaklaşacak, bir süre sonra gerçekten çevresi tarafından dışlanan sevilmeyen bir insan haline gelecek ve bu durumda da son olarak iç sesi kendisine şunu söyleyecektir. Ben zaten biliyordum beni sevmediklerini.
Kişi kendi kehanetini bir süre sonra farkında olmadan sergilediği davranışlarla gerçekleştirmiş olacaktır. Bu durumda bile kendi haklılığının pekiştiğini düşünerek kendi davranışları konusunda iç görü geliştiremeyecektir.

Bu kuram Pigmalion Etkisi olarak da tanımlanır. Bu kurama göre diğer kişiler hakkında hatalı görüşleri bulunan birey, kendi hatalı görüşlerini doğrulayacak şekilde davranır ve hedef kişilerde aynı yönde davranışlar sergiler, kişinin hedef kişiler hakkında beklentiler oluşturması, ardından da bu beklentilere göre davranması ve sonuçta da diğer kişilerin bu beklentiye uygun şekilde tavır sergilemesiyle beklentiler doğrulanır.
Burada diğerlerinin davranışlarını kişinin kendi beklentileri belirler. Kendisi hakkında olumsuz düşüncelere ve benlik imajına sahip bir insan, kendisinin eğlenceli bir insan olmadığını kimsenin ona katlanmayacağını, ondan hoşlanabilecek insanların olmadığını düşündüğünde, diğer kişilere bu beklentisine uygun şekilde davranacak, başkalarına karşı surat asacak, bunun neticesinde de diğer kişiler tarafından aranıp sorulmayan bir insan olacaktır.

Başkalarından aldığımız geri bildirimlerde bu yönde bizim iç gerçeğimizle bütünleşir.
Bir insana sevilen bir insan olduğunu hissettirirseniz gerçekten daha mutlu ve sevilen bir birey olur.
Bir çocuğa zeki bir çocuk olduğunu hissettirirseniz o çocuk bir süre sonra daha Başarılı bir öğrenci olmaya başlar. Kendinizin değerli olduğuna inanırsanız gerçekten değer verilen bir birey olursunuz ve kehanet gerçekleşir.  Başkalarının bize vereceği geri bildirimler bu yönde etkilenmiş olur.  Değer verilmeyen, itici, şanssız bir insan olduğumuza inanırsak şanssızlıklar hep bizi bulur.  Neye inanıyorsak başımıza o gelir, bu durumda başımıza ne gelmesini istiyorsak ona inanmayı öğrenmek gerekir.
Yazan : Psk. Nur GEZER

25 Ocak 2011

Schotoma

MÜKEMMELLİĞİN DOĞUŞU: İNANÇ

İnanç hayata anlam kazandıran ve yön veren yönlendirici bir itikat, yargı hırs ya da prensiptir.Faydalanacağımız sınırsız sayıda uyarıcı vardır. İnançlar dünyayı algılamanız için önceden düzenlenmiş, organize edilmiş süzgeçlerdir. İnançlar beynin komutanları gibidir.Bir şeyin doğru olduğuna benzeşimli olarak inanmamız bu nesnenin nasıl temsil edileceğine dair bir komutun beynimize gönderilmesi gibidir.

“İnançlı bir kişinin gücü sadece ilgisi olan 99 kişinin gücüne eşittir.” John Stuart Mill

İnançların mükemmelliğe giden kapıyı açmalarının kesin nedeni budur. İnançlar, sinir sistemine doğrudan gönderilen emirlerdir. Bir şeyin gerçek olduğuna inanırsanız, tam olarak onu gerçek kabul eden duruma girersiniz. Diğer yandan inançlar, güçlendirici oldukları kadar, eylemleri sınırlayan zayıflatıcılar da olabilir. 

Dinler, tarih boyunca milyonlarca insana daha önce gerçekleştiremeyeceklerini düşündükleri şeyleri başaracak gücü kazandırmıştır. İnançlar, hedefimize giden yolda haritamız, pusulamız ve amacımıza ulaşabilmeyi garantileyen aracımızdır.

İnançlar ve onlardan faydalanma kabiliyeti olmazsa; insanlar bütünüyle güçsüz kalabilirler. Böyleleri motorsuz ve dümensiz deniz araçlarına benzerler. İnançlar, ne istediğinizi görmenize ve onu elde etmenize yardımcı olacaktır. 

İnançlar birçok yönden, sahip olduğumuz mantıki modelleri reddeder; fakat fizyoloji düzeyinde bile açık olarak görüldüğü gibi inançlar ( benzeşimli iç temsiller) , gerçeği kontrol eder. Geçmişte şizofreni üzerinde çarpıcı bir çalışma yapıldı. Örnek olaylardan birinde çift kişilikli bir kadın vardı. Normalde kan şekerinin oranı iyidir. Fakat bir şeker hastası olduğuna inandığında, fizyolojisi bütünüyle bir şeker hastası fizyolojisine dönüşüyor, inancı gerçeği oluyordu. 

Benzer şekilde hipnotik trans halinde bulunan kişilere, kızgın demir parçası olduğu söylenen buza dokundurulacak çok sayıda deney yapılmıştır. Temas noktasında daima su toplanması olmuştur. Burada etkili olan gerçek değil, hiçbir sorgulamaya uğramadan doğrudan sinir sistemine ulaşan inançtır. Basit anlatımla, beyin kendisine ne söylenirse onu yapar. 

Çoğumuz plesebo denilen, ilaç olmadığı halde, hastaya ilaçmış gibi verilen boş hapların etkisini biliriz. Aktif hiçbir özelliği olmayan bu boş hapların, yapılan deneylerde hastalar üzerinde çoğu kez kesin etkiler yaptığı görülmüştür. Hastalıkları ortadan kaldırmada inancın gücünü öğrenen Norman Cousin, “ inançlar her zaman sadece gerekli değildir. İnanç, aynı şekilde her zaman iyileştiricidir.” Şeklinde bir neticeye ulaşmıştır. Kanayan ülserleri olan bir grup hasta üzerinde, çarpıcı sonuçlar veren bir plesebo çalışması yapılmıştır. Hastalar iki ayrı gruba bölündüler. Birinci gruba, hastalığı kesinlikle iyileştirecek yeni bir ilaç verildiği açıklandı. İkinci gruptakilere etkileri hakkında çok az şey bilinen bir ilacın kendilerine denenmek üzere verildiğini söylediler. İlk gruptaki hastaların % 70 inde önemli oranda bir iyileşme görüldü; ikinci grupta bu oran sadece % 25 idi. Her iki gruba da tıbben hiçbir özelliği olmayan boş ilaçlar verilmiştir. Aradaki tek fark inanç sistemlerinin kabulüydü. Z.ararlı etkileri bulunan ilaçların verildiği insanlar üzerinde yapılan çalışmalar daha da çarpıcıdır. Bu hastalara zararlı ilaçların kendilerinde olumlu sonuçlar vereceği söylendiğinde; gerçekten onlar üzerinde bu ilaçların neden olduğu hiçbir hastalığa rastlanmamıştır. 

“ İlaçların sihri içerinde değil ilaçları kullananların zihninde yatar.” Dr. Andrew Weil

Başarıya inanırsanız o sizi başarmak için güçlendirecektir. Başarısızlığa inanırsanız,   o mesajlar sizi başarısızlığa yönlendirecektir. Bir şeyi yapabileceğinizi ya da yapamayacağınızı söylediğinizde, her iki durumda da haklı olduğunuzu unutmayın. Her iki inanç da büyük güce sahiptir. Problem, hangi tür inançlara sahip olmak sizin için en iyidir ve bunlar nasıl geliştirilir sorunudur.

Mükemmelliğin doğuşu, inanlarımızın çeşitli tercihlerden bir tanesi olduğunun farkına varmakla başlar. Genellikle böyle düşünmeyiz; inanç bilinçli bir seçim olabilir. Sizi destekleyen ya da sınırlayan inançları seçebilirsiniz. İşin sırrı başarıyı ve istediğiniz sonuçları destekleyecek inançları seçmek ve sizi geriye götürecek olanları elemektir.

Potansiyelimizin ne kadarına ulaşabileceğimizi belirleyen inançlarımızdır. İnanç, fikir akımlarını açabilir ya da durdurabilir. Anlatacağım durumu göz önünde canlandırın. Birisi sizden tuz ister de diğer odaya giderek “tuzun nerede olduğunu bilmiyorum”derseniz birkaç dakika tuzu arar ve birilerini yardıma çağırırsınız. Sonra bir diğer kişi yanınıza gelerek tam karşınızdaki rafta buluna tuzu alır ve “niçin dikkatli bakmıyorsun, işte tuz tam karşında duruyor. Orada bir yılan olsaydı şimdiye kadar seni çoktan ısırmıştı” der.” Tuzun nerede olduğunu bilmiyorum dediğinizde beyninize tuzu görmemek için emir vermiş oluyorsunuz. Psikolojide buna Schotoma adı verilir. Söylediğiniz, gördüğünüz, işittiğiniz, hissettiğiniz, tattığınız ya da kokladığınız tüm tecrübelerin beyinde toplandığını unutmayın. Benzeşimli olarak hatırlayamayacağınızı söylediğinizde siz haklısınız. Benzeşimli olarak yapabileceğinizi söylediğinizde beyninizin ihtiyaç duyduğunuz cevabı verecek potansiyele sahip kısmına giden yolun açılması için sinir sistemine emir vermiş oluyorsunuz.

Kaynak : Anthony Robbins-Sınırsız Güç

24 Ocak 2011

Farkındalık testi

23 Ocak 2011

Da Vinci Uykusu

Bilinen fıkrayı bir kez daha tekrarlayalım. Vahşi Batı''da bir kovboy, yolda karşılaştığı kovboya "İki kere iki kaç eder" diye sormuş. Karşısındaki "Dört eder" deyince de çekmiş silahını ve "Çok şey biliyorsun" diyerek vurmuş onu.

Bu kovboylar, günümüzde "Google Çağı" nda yaşamış olsalardı, herhalde "Ne kadar az şey biliyorsun" diye bağırarak, birbirlerine sille tokat girişirlerdi.

Geçen gün oğlumun bir arkadaşını her gün dört saat daha geç uyuyarak, "6 günlük hafta" da yaşamayı denediğini yazmıştım. Dün de sevgili ve bilgili meslektaşım Oray Eğin''den şöyle bir not aldım:

-Selam, geçen aylarda "Men''s Health" dergisinde okumuştum, başlaması zor ama bir kere alışınca yılda 3 ay kazanmak mümkünmüş: Her dört saatte bir 20 dakika uyuyarak... "Da Vinci Sleep" (Da Vinci Uykusu) adını taşıyormuş bu yöntem, Einstein da böyle uyurmuş. Sevgiler.OE.

Bu not birkaç yıl önce gelseydi, ansiklopedilere, tıp kitaplarına bakıp, "Da Vinci Sleep "in ne olduğunu tam anlamaya çalışırdım. Muhtemelen de "Da Vinci Code" (Da Vinci Şifresi) dışında pek bir bilgi bulamazdım.

UBERMAN UYKUSU

Ama bu notu alınca hemen Google''a girdim ve "Da Vinci Sleep" konusunda 1.6 milyon maddelik bilgi çıktı karşıma.

Türkçe karşılığı ile "Da Vinci Uykusu "nun diğer adı, "Polyphasic sleep " yani "Çok fazlı uyku "ymuş. Meğer bizler günün belirli saatini uykuya ayırdığımızda "Monophasic" (tek fazlı) uyuyormuşuz. Buna karşı "Uberman Uyku Sistemi" de denilen uyumada, her dört saatte bir 20 dakika uyuduğunuzda, günde 2 saat uyuyarak, vücudun uyku gereksinimini karşılıyormuşsunuz.

Normal tek fazlı uykuda, uykunun çeşitli aşamaları ertesinde "Derin uyku "ya çok zaman harcanılarak geçiliyormuş. Oysa çok fazlı uykuya vücut alışınca, hemen derin uyku başlıyormuş. Bu çok fazlı uykuyu yaşam biçimi halinde benimseyen ünlüler arasında Leonardo da Vinci, Thomas Jefferson, Napoleon, Thomas Edison, Nikola Tesla ve Winston Churchill de varmış. Açık denizde uzun süreli yarışlara giren sporcular da, astronotlar da, ABD Deniz Piyadeleri de çok fazlı uyurlarmış.

İnternetteki Türkçe " www.hecatomber.org " sitesinde, hem bu uyku türü hakkında bilgiler vardı, hem de bu uykuya geçmeye çalışanların yaşadıkları deneyler bulunmaktaydı. Bu sitede anlatıldığına göre ilk birkaç haftalık sancılı dönem ertesinde beyin kendini bu sisteme uydurmaya başlıyormuş. Yani birkaç hafta dayanmak gerekiyormuş.

DENEYENLER ANLATIYOR

"Hecatomber Günlüğü"ne gelen notlarda ise, çok fazlı uykuyu deneyenlerden bazıları, her yatağa girdiklerinde 20 dakika yerine birkaç saat uykuya daldıklarından yakınıyor, bazıları da "Her boş kaldığımda bir şeyler yiyesim geliyor, karnım acıkıyor" diye kilo almaktan şikâyet ediyor..

Neticede yeni bir yıla "Da Vinci Uykusu" nun ne olduğunu da bilerek gireceğim. Ayrıca bu konuda Claudio Stampi''nin "Ultrashort Sleep" kitabını Amazon''dan getirtebileceğimi de öğrendim.Bu arada Bush, Clinton, Reagan, Nixon, Kennedy, Truman gibi ABD başkanlarının
"Biphasic" yani iki fazlı uykucular olduklarını, hem uyuduklarını, hem de uyukladıklarını biliyorum.

Ne dersiniz? Bu konu bizim iç siyasetin kısır döngülerinden daha ilgi çekici değil mi? Ömrünüzün üçte birini uyuyarak ziyan etmek yerine, çok ve sık uyuklayıp, daha fazla uyanık yaşamak tercih edilemez mi?

Ama bu durumda da Yahya Kemal''in

"Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar

Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar

Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı

Görmezler ufuklarda şafak söktüğü anı" dizeleri anlamını kaybedecektir.

Yazan : Mehmet Barlas
Kaynak : www.sabah.com.tr

15 Ocak 2011

Nietzsche'den Seçmeler

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More